27 Mayıs 2013 Pazartesi

Stranger Than Paradise

"Yeni Dünya: Macar asıllı Willie, son 10 yılını New York'ta geçirmiştir. Yani bir hayata başlamak ümidiyle ABD'ye gelen 16 yaşındaki kzini Eva Molnar, Cleveland'da yanında kalacağı halası hastaneye yattığından mecburen 10 günlüğüne Willie'de konaklar. Önce bu durumdan hiç hoşlanmayan Willie, birlikte kaldıkları süre byunca Eva'ya alışır ve kız New York'tan ayrılacağı sırada, onun da kendisi gibi, ailenin "kara koyun"larından biri olduğunu anlar. Bir yıl Sonra: At yarışı tutkunu Willie ile en yakın arkadaşı Eddie, birlikte katıldıkları poker partisinde ortaklaşa hile yapmakla suçlanınca, tüm kazançlarını toplar ve ödünç aldıkları bir arabayla, bir yıldır Cleveland'ta, sert ve inatçı Lotte Hala'nın yanında yaşamakta olan Eva'yı ziyaret etmeye karar verirler. ABD'de hayal kırıklığına uğramış olan Eva onları gördüğüne çok sevinir ama kara kışın ortasında geçirdikleri birkaç günün ardından, Willie ve Eddie sıkılıp oradan ayrılırlar. Cennet: Dönüş yolunda Eva'yı özleyen ve ceplerindei paraya güvenen Willie ile Eddie, geri döner, Eva'yı Lotte Hala'dan geçici bir süre için ödünç alır ve "Cennet"te tatil yapmak üzere hep birlikte güneye, Florida'ya doğru yla çıkarlar. Yol boyunca birbirine benzer motellerde geceler ve sonunda umduklarından çok farklı bir Florida'ya ulaşırlar. Eva'ya kötü davranmaya başlayan Willie ve elinden bir şey gelmeyen Eddie, tüm paralarını tazı yarışlarında kaybedince, durumları vahim bir hal alır... "Jarmush'u 'cool', minimalist ve ilginç bir yönetmen olarak ortaya çıkarıp tanıtan yapıt." Time Out "Ait olduğu türün belirlenmesi, akla yatkın bir biçimde tanımlanması kadar güç, son derece komik bir film." LA Times"


Özellikle son yirmi dakikasıyla beni fetheden siyah beyaz harika. "screamin jay hawkins i put a spell on you " tekrar tekrar dinle. Jarmusch sinemayı, yolları, müziği, insanı avcunun içi gibi biliyor. Kaldı ki hepsini aynı düzlemde buluşturmak nasıl bir içsel uzlaşı ve içsel çatışmadır. Filmografisini tamamlamama az kaldı... Sonra boşluk...

Şiirin İlk Atlası



İşte şairin henüz ş olmuşlarının ve şiir yolunda daha çok yol katetmesi gerekenlerin başucu kitabı. Altıok'un şiir, şair hakkındaki yazıları bulunuyor kitapta. Bir nevi şiir, şair sorgusu. Okuyucuya bu konularda yeni pencereler açıyor. Ayrıca, Altıok'un gazete yazılarından bazıları da mevcut. Onun bizden tek beklediği ise, kitabın önsözünde değindiği şekliyle, şiir hakkındaki önyargılarımızı bir kenara atarak kitapla buluşmak.

Karanlık Melodiler

pas tutan yağmur balkon demirlerinde

kirli tırnaklı
şiirleri çapaklı
sabahlar

bakışları mor
sürreal
yağlı boya akşamlar

rüzgar asılır mandallarla
sabah akşam
tetanos balkonlarına

ellerime tıpatıp benzemeyen eller

kiralık evlerin loş ıssızlığında çiçek veren
kuytu menekşeler

rutubetli duvarlara tebeşirle çizilen
faili meçhul şair izleri

dudaklarıma sinmiş
şarap kokulu
hayli cinnet bir kelime eskisi

sustun 
dinliyorum
balkondan sarkmış aşağıya

Mırıldandığım Öyküler


İlk Cortazar deneyimim açıkçası beni ikilemde bıraktı. Yazar, yoğun edebi metinlerin yanı sıra dile hakimiyetini de yansıtıyor. Tematik anlamda değil de belki kültür, dil anlamında Borges'i çağrıştırdı bana. Bazı öykülerini gayet beğendim. Bazılarına ise yabancı kaldım. Sevmekle sevmemek arası gelgitlerdeyim. Başka kitaplarına şans tanımalı. Yine  de Cortazar es geçilmemesi gereken bir isim.

Döndür Döndür İzlet



Yaz sezonu yaklaştıka, yüksek bütçeli aksiyon filmleri vizyona konuk olmaya devam ediyor. Bu filmlerden sonuncusu da Antoine Fuqua imzalı Kod Adı: Olympus (Olympus Has Fallen).

“Mike Banning, Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlı çalışan, özel kuvvetler biriminde görevli bir gizli güvenlik ajandır. Bir akşam Başkan ve eşi bir davete giderlerken yolda trajik bir kaza meydana gelir. Banning'in tek bir simi kurtarma şansı vardır, o da tercihini eşini feda ederek Başkan'dan yana kullanır. Olay sonrası büroda herkes doğru yaptığını söyleyerek Mike'ı desteklese de saha görevinden alınarak masa başı bir işe atanır. Fakat ABD'yi hiç hesapta olmayan büyük bir saldırı beklemektedir. İçeriden köstebeklerin yönettiği terörist bir eylemle Beyaz Saray büyük bir saldırıya ve ihanete uğrar. Başkan teröristlerce esir alınmıştır ve Pentagon'un eli kolu bağlıdır. Bu olağanüstü koşullar altında tek çareleri Mike'ın cesur ve kahramanca giriştiği kurtarma operasyonuna bağlıdır.”

Antoine Fuqua, Denzel Washington’a oscar kazandıran İlk Gün (Training Day) filmiyle hatırlanacaktır. İlk Gün, karakterleri yüzeysellikten uzak, dramatik çatışması üst düzeyde iyi kotarılmış bir aksiyon filmi. Durum böyle olunca seyircinin Kod Adı: Olympus filminden de benzer bir beklentiye girmesi kaçınılmaz. Üstüne üstlük yapım kadrosunda, Gerard Butler, Aaron Eckhart, Ashley Judd ve Morgan Freeman gibi önemli isimleri barındırıyor.

Peki beklentimiz ne zaman törpülenmeye başlıyor? Öncelikle filmin konusunu okuduğumda, izleyeceklerimizin bize tek kişilik kahramanlık öyküsünden fazlasını sunmayacağını düşünebiliriz. Kaldı ki, filmin fragmanı da düşüncemizi destekler nitelikte. Artı olarak, öykünün Beyaz Saray odaklı olması, öykü anlatıcılarının da yüksek maaşlı Hollywood sinemacılarından ibaretliği bizi Amerikan milliyetçiliği hususunda uyarıyor.

Nitekim sinemadan çıktıktan sonra, Fuqua’nın efektlerle şişirilmiş, yıldızlarla donatılmış, ipe sapa gelmez Amerikan propogandalarını çocukça öyküsüne yediren bir film çektiği hissine kapılıyoruz. Hemen her karesiyle göz boyamaktan öteye gidemeyen, pişirilip pişirilip önümüze konulan anlık detaylarıyla.

Öncelikle, Kod Adı: Olympus tamamen klişeler üzerine kurulu. Saniye saniye tahmin edilebiliyor. İzlerken sıkılmamamız, filmin yüksek temposuna, kan ter gözyaşı sömürüsüne bağlı. Fuqua’da bunun farkında olmalı ki açılış sekansı bittikten birkaç dakika sonra aksiyon fırtınasını başlatıyor. Birçok mantık hatasını da beraberinde getiren sahneler art arda perdeye yansıyor. 

Senaryonun aksamalarını, imkansızlıklarını, mantıksal hatalarını bir yana bırakalım. Başı sonu hatta ortası belli, seyirciye asla pay bırakmayan bir film karşımızdaki. Eğlence sektörünün mihenk taşı olabilecek derecede içi boş. Salt efekt ve propoganda saldırısı.

Amerikan sinemasının çokça kullandığı yüzeysel ancak etkili olabilecek bir sinema hamlesi Kod Adı: Olympus. Seyrettiklerimiz yine mağdur Amerika’yı, kurtarıcı Amerika’yı, Amerika ile diğerlerini anlatıyor. Kendi kurtarıcısı kendisi olan bir mit onlarınkisi. Hem mağdur, hem kurtarıcı rolleri. Hollywood böyle bir mite sarılmaktan keyif almakta. Keyfi bir yana, çıkarlarına en uygunu da bu.

Yazımı filmden alıntıladığım birkaç replikle sonlandırıyorum. Zamanınızı daha nitelikli sinemasal dünyalarla geçirmeniz dileğiyle.

"Ortadoğu Beyaz Saray'a saldırıldığı için bayram yapıyor."

"Güney Kore'yi kaybettik. (Bir ABD yetkilisi)"




21 Mayıs 2013 Salı

Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis


Yine aklın tüy kadar hafiflediği bir Philip K. Dick vakası ile karşı karşıyayız. Tamamen polis devleti haline gelen Amerika'da, kendisini resmi olarak hiç varolmamış biçimde bulan eski şöhretli bir şarkıcı anlatının odak noktası. Kimse onu hatırlamamaktadır. Üstelik genetik olarak geliştirilmiş, diğer insanlardan farklı özelliklere sahip olmasına rağmen. 

Henüz ortalarındayım kitabın. Dick'in en iyilerinden olduğunu şimdiden söyleyebilirim. Polis, öğrenci çatışmalarına açtığı pencere de dahil.


Si Puo Fare

"Filmde, ruh sağlıkları hastanede kalmayı gerektirecek kadar kötü, toplum içinde normal yaşamlarını sürdürebilecek kadar iyi olmayan delilerin öyküsü anlatılıyor. Kimileri sevgisizlikten, kimileri sevgi adına yapılan ruhsal baskıdan akıl sağlığını yitirmiş bu insanlar, 80'lerde Basaglia yasası gereğince hastaneden taburcu olduktan sonra, doktor gözetiminde ilaç tedavilerinin devam etmesi koşuluyla sosyal üretim kooperatiflerinde çalıştırılarak gözetim altında tutulurlar. 
Sevgilisi tarafından terk edildiği dönemde, sahip olunan değerlerle piyasa ekonomisi içinde yer almak gerektiğini savunan solcu Nello bu görüşleri nedeniyle sendikadan uzaklaştırılarak bu kooperatiflerden birinde çalışmak için görevlendirilir."


Nihayet izleyebildim. Kesinlikle keyifle izlenen bir film "Si Puo Fare". Gerek tematik, gerek metinsel dönüşleri, gerekse anlatım tonu ile "Guguk Kuşu" na benzetilmesi de pekala normal. Ancak benzetmeleri bir kenara bırakalım. "Si Puo Fare" sistem eleştirisiyle, karakterleriyle, kolaylıkla izlenebilen süresiyle izlenmeli. Deliliğin, akıllı insanların icadı olması---