31 Aralık 2012 Pazartesi
Cemal Erdem
Cumadan cumaya takılabileceğim bir radyo programı düşünüyorum. Teknik yetersizlikler ile kendi yeterliliklerimi göz önüne alınca programı ses kaydı ve montaj hileleriyle kotarabileceğiz sanırım. Sinema, edebiyat, gevezelik... Bazen de yakın dostlardan konuklar... Oh yeni yıl, mis, mis... (.ütaş sponsorluğu söylettirdi :) )
Yeni Yıl
Nihayetinde o çok sevdiği yeni yıl hediyesine dönüşebildi. Güzelce etiketlendi, süslendi, hazırlandı. Dokuz doksan tl'ye satın alınmayı bekliyor. Mutluluk oyunları oynayarak... Sen mutlusun, ben mutluyum, herkes mutlu ama neden bu sis, bu hava puslu.
"Bana geyiklerin uçamadığını anlatma
geyikli gecede doğdum ben."
"Bana geyiklerin uçamadığını anlatma
geyikli gecede doğdum ben."
Son Tango: Narenciye
kolonya bas dilime
sözcükler açılmış
apartman boşluğunda büyür şubat
üşüyen ellerini bırakıp git tenimde
bir büyük "ı" yalnızlığı sonrası
hala sürüyor musun dudaklarına
mandalina kabuklarını
ölü öpüşlerine benzesin diye
kıt kanaat geçinen öpüşlerin
turuncu kimin zıt rengi?
(şiir örülü portakal çiçekleri)
göğüs kafesimi açsam
şubata tapan kırlangıçlar
sözcüğe kanat çırpan
muamma kuşları
aslında annem beni karnında unuttu
(doğmadım ki öleyim)
limonlar çekilir içimden kirli sarı
bir tuhaf olurum, nahoş ve hoş
upuzun bahçelerle sevişirim de
bana mısın demem
sunu
sonsuzluğun ortasında gün salıncağı
koptu kopacak ipler
amma da ekşiyiz şu sıra
sulu sulu
Medianeras
“Kimi aradığımı bilmeden onu nasıl arayacağım.”
Müziklerini de gayet beğendim. Filmin iyimser havasına da katılıyorum. Şimdi tabii güzel bir etkisi de benim için, “durmak yok aramaya devam” yolundaki mottoya tekrar inanmam oldu. Özellikle bir şarkının sözleri çok iyiydi.
“… çünkü o da seni arıyor”
Bir de Arjantin’e gitmeliyim :))
Şehirlerle ilintili her söyleme de katılıyor ve filmin evrensel bir öyküye sahip olduğunu düşünüyorum.Kesinlikle izlenmeli…
25 Aralık 2012 Salı
Perili Köşk
Siz korkaksınız ulan. Geldim işte. Hani yanına dahi yaklaşamazdım beş yüz metreden. Gecenin bir yarısı, Aşıklar Mezarlığını aşıp geldim. Toprak ayağımın altından kaydı. Düştüm kalktım geldim. Göğüm kan revan, vazgeçmedim geldim. Aysel'e de söylemezdim ya sevdiğimi. Onu da söyledim. Altı yaş için derin mevzular bunlar. Kolay kolay dönülmeyecek köşeler. Sendelemek normal.
Bahçesi geniş. Saçma sapan adını bilmediğim sürüyle ot. Kimsesizler sokağından geldim. İlk sigaramın dumanına tutunup geldim. Karşıya bakıyorum. Orada duruyor tüm heybetiyle. Heybet ne demek? Clint Eastwood'dan duymuş olmalıyım. Bir süre daha beklesem geri döneceğim. Kaçabileceğini bilmek adamı rahatlatmıyor. Baskı altına alıyor aksine. Lakin kendimi kanıtlamalıyım. Süt dişi çıkmamış süt bebesi miyim lan ben? Süte bayılırım...
Ne hikayeler anlatıldı burayla alakalı. Hişttt oraya gitme, orada akrepler, çiyanlar kaynıyor. Sanki başka yerde yoklarmış gibi. Hopp küçük, sizsiniz lan küçük. Benim aslan siyahı renklerim var kuşak kuşak. Sizsiniz küçük, ibişler. Hayatın sıradan kovalamacalarında daimi ebelersiniz hepiniz. Hay ebenin... Az daha, cumburlop önümdeki kuyuya düşecektim. Savaşta, araziyi iyi tanımalısınız. Geçen hafta attığım kafa golü aklıma geliyor, rahatlıyorum. Aysel de rahat eder bensiz, gözü yükseklerde onun. Ben alçaklardayım, havalar iyi burada. Babam beni hangi sarsak trende unutmuştu? Bilemedim.
Büyük kapıyı usulca itiyorum. İçerdeyim... Uuuuh, uuuhhh, ağğğ, ağğğğ; korkmayın ben yaptım. Hakikaten insan biraz temiz olur. Acayip huylarım var, hemen tutup birine seviyorum demek gibi. Ah, dudağımdaki uçuk. Korkmamaktan dudağım uçukladı lan. Höyt... Yola devam ediyorum. Üst kata çıkmak için yıkıldı yıkılacak bir merdiven yapılmış. Fiyuvvv, ürperdim. Ben aşağıya inmeyi tercih ediyorum. İleride de ruhsuzluk meslek yüksek okulu tercihimi yapacağım. Ruhumu çekecekler. Hissetmezsin, diyor Mr Tyler Durden. Kimse hissetmezmiş.
Aşağıya iniyorum. Adamın teki karşıma çıkıyor. Böyle nasıl anlatsam, tuhaf duruyor. Hafif kızıla boyanmış. Etrafında taşlar var. Hareketsiz, iki ellerinde insanın içine işleyen kirazlar. Adam beni görmüyor gibi. Ne sanıyor lan bu kendini? Bir ağaç mı? Konuşmaya çabalıyorum, nafile. Sonra o bir şeyler söylüyor. "Şiir" diyor, ben "şiir" nedir diyorum. Umursamıyor. Buna katlanamam. Ben yokmuşum gibi davranamazsınız bay ukala. Ukala ne demek? Büyük ihtimal annemden duydum.
Elime bir taş alıp, ağaca fırlatıyorum. Meyve verdiğine göre hak etti bunu. Tam alnının ortasına. Bıldırcın avlamakta madalyalarım var benim eşşoğlusu... Adam yere yığılıyor, "şiir" diyor... "Sizin hiç babanız öldü mü?" diyor. Susuyor. Ben de susuyorum. Arkamdan bir kedi yavrusu ciyaklıyor. Aman Allahım... Korkudan hemen terk ediyorum orayı. Sonra bir masal uyduruyorum, perili diye orası. İnanıyor bizim saftirikler. Ara sıra gidip ağacın kelimelerini buduyorum. Kiraz yiyorum. Ancak bu öykü burada bitmez. Aysel, ben şair olacam la...
cmlrdm
Bahçesi geniş. Saçma sapan adını bilmediğim sürüyle ot. Kimsesizler sokağından geldim. İlk sigaramın dumanına tutunup geldim. Karşıya bakıyorum. Orada duruyor tüm heybetiyle. Heybet ne demek? Clint Eastwood'dan duymuş olmalıyım. Bir süre daha beklesem geri döneceğim. Kaçabileceğini bilmek adamı rahatlatmıyor. Baskı altına alıyor aksine. Lakin kendimi kanıtlamalıyım. Süt dişi çıkmamış süt bebesi miyim lan ben? Süte bayılırım...
Ne hikayeler anlatıldı burayla alakalı. Hişttt oraya gitme, orada akrepler, çiyanlar kaynıyor. Sanki başka yerde yoklarmış gibi. Hopp küçük, sizsiniz lan küçük. Benim aslan siyahı renklerim var kuşak kuşak. Sizsiniz küçük, ibişler. Hayatın sıradan kovalamacalarında daimi ebelersiniz hepiniz. Hay ebenin... Az daha, cumburlop önümdeki kuyuya düşecektim. Savaşta, araziyi iyi tanımalısınız. Geçen hafta attığım kafa golü aklıma geliyor, rahatlıyorum. Aysel de rahat eder bensiz, gözü yükseklerde onun. Ben alçaklardayım, havalar iyi burada. Babam beni hangi sarsak trende unutmuştu? Bilemedim.
Büyük kapıyı usulca itiyorum. İçerdeyim... Uuuuh, uuuhhh, ağğğ, ağğğğ; korkmayın ben yaptım. Hakikaten insan biraz temiz olur. Acayip huylarım var, hemen tutup birine seviyorum demek gibi. Ah, dudağımdaki uçuk. Korkmamaktan dudağım uçukladı lan. Höyt... Yola devam ediyorum. Üst kata çıkmak için yıkıldı yıkılacak bir merdiven yapılmış. Fiyuvvv, ürperdim. Ben aşağıya inmeyi tercih ediyorum. İleride de ruhsuzluk meslek yüksek okulu tercihimi yapacağım. Ruhumu çekecekler. Hissetmezsin, diyor Mr Tyler Durden. Kimse hissetmezmiş.
Aşağıya iniyorum. Adamın teki karşıma çıkıyor. Böyle nasıl anlatsam, tuhaf duruyor. Hafif kızıla boyanmış. Etrafında taşlar var. Hareketsiz, iki ellerinde insanın içine işleyen kirazlar. Adam beni görmüyor gibi. Ne sanıyor lan bu kendini? Bir ağaç mı? Konuşmaya çabalıyorum, nafile. Sonra o bir şeyler söylüyor. "Şiir" diyor, ben "şiir" nedir diyorum. Umursamıyor. Buna katlanamam. Ben yokmuşum gibi davranamazsınız bay ukala. Ukala ne demek? Büyük ihtimal annemden duydum.
Elime bir taş alıp, ağaca fırlatıyorum. Meyve verdiğine göre hak etti bunu. Tam alnının ortasına. Bıldırcın avlamakta madalyalarım var benim eşşoğlusu... Adam yere yığılıyor, "şiir" diyor... "Sizin hiç babanız öldü mü?" diyor. Susuyor. Ben de susuyorum. Arkamdan bir kedi yavrusu ciyaklıyor. Aman Allahım... Korkudan hemen terk ediyorum orayı. Sonra bir masal uyduruyorum, perili diye orası. İnanıyor bizim saftirikler. Ara sıra gidip ağacın kelimelerini buduyorum. Kiraz yiyorum. Ancak bu öykü burada bitmez. Aysel, ben şair olacam la...
cmlrdm
Kendini Iskalayan Filmler I: “Kanunsuzlar”
“Londra: günümüz. Kontrolsüz sokaklarda suçlular neredeyse kendi halinde bırakılmıştır. Irak’taki görevinden dönen emekli paraşütçü Danny Bryant (Sean Bean) ülkenin bıraktığın çok daha farklı bir yerde olduğunu görünce sarsılır. Bu konuda bir şeyler yapmaya karar verir. Tıpkı kendi gibi düşünen, iyiyle kötü arasındaki dengeyi çözmeye kararlı bir grup insanı bir araya toplar ve günahkarlara, adaletten kaçanlara hadlerini bildirmeye karar verirler.”
Hadi ya…
Hep iyi filmler üzerine yazacak değiliz ya… Zaten iyi film dediğin de öyle kolay kolay bulunmaz. Bakmayın, biz cepten yiyoruz. Önerilerine güvenebileceğimiz arkadaşlar var. Yoksa, şöyle bir vizyona dalınca, yıl içinde kaç tane iyi filmler karşılaştığımız sorusunun cevabı belki de iki elin parmaklarını geçmez. Bir eli geçse bile yeter aslında, hazinedir o sezon.
“Outlaw”‘ın benim için kötü film olmasının ana sebebi, kendisini ıskalaması. Evet, “kanunsuz bir dünya düzenine sıradan insanların kanunu getirme çabaları.” cümlesine indirgenebilecek, klişe sularda yüzen bir konu anlatıyor. Çekimleri ise hayli ilginç, ilginçlikten kastım; yönetmenin zihnen karışık bir halde filmi kotarmış olduğunu düşünmek. Her filmin bir ruhu vardır ve bu ruha uygun çekim teknikleri, mizansenler, müzikler vb. kullanılır. “Outlaw”‘ın ruhu ise kayıp. Kimliksel bir sorun, film henüz hamlaşmadan, senaryo geliştirilmeden çekilmiş izlenimi veriyor.
Oysa eldeki malzeme, klişelerine vesaireye (veya ana karakterin Irak’tan dönmesi sonrası vay efendim benim mekanıma neler oluyor tipi yaklaşımı
) ) rağmen iyi işlenebilirdi. Ya da film kendisini bu denli ciddiye almasa, biraz komedi sosuyla süslese (ki İngilizler burada da mizah yapıyor olabilir, İngiliz mizahı bazen hakikaten havada asılı kalıyor, anlaşılmıyor, kültürel bir kod ne de olsa.) eleştirilerini biraz daha iyi yapabilirdi. Ancak olmamış…
Sean Bean’e, Bob Hoskins’e rağmen olmamış… İzlenir mi, her film izlenebilir, “Outlaw” da öyle…
Cemal Erdem
Mavi Kelebek
parmak uçların ense kökümde
çizilen güneşler kirli sarı
parmak uçlarım ense kökünde
yırtılır saçların toplamı
-arasında mavi kelebek-
dokununca yıkıldı
içimin domino taşları
sessiz bilmecesin hala
aklımın kapı aralığında
çözemedim
tül tül intihara meyilli insan
iskambil gözlerim
ve rüzgar
fiyuvvvv
dağılan bakışım
sunu
derler ki
iskambilden bakışına kent adamının
mavi kelebekler kanatlanınca
kadın ilk bilmecesini soyacak
ve rüzgar
fiyuvvv
mtnlkn
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)