6 Aralık 2012 Perşembe

Kelimelerin Biçimi

Ruby Sparks'ın sonu tatmin edici değil aslında. Klasik Hollywood romantik komedilerine öykünme. Oysa ki çok iyi giden bir filmdi. İyi giden şeylerin genellikle iyi bitmemesi hayatın tuhaf klişesi. Hepsine rağmen filmi çok beğendim. Ana karakterle epey özdeşleştim.

Yaşama paralel cümle;

Ben onu o olmadığı için sevdim,

O beni ben olduğum için sevmedi...

Zihindeki şablonlara uymayan insanlar olması çok sevindirici. Ancak bu süreci erken aşmak gerek. Uzadıkça tadı kaçıyor. "İnsan Tanıma Sanatı", Meydan Larus/tan fazla ciltli ansiklopedik eser olmalı. Ki hiçbir şey meydanda değil, oysa her şey ortada...


cmlrdm

Günlükler

Günlükler... 1, 2...

Günlük tutmanın en iyi yanı ileride bakıp hatıra ormanlarında safariye çıkmak değil. Zamanı yenebildiğin, olayları şekillendirebildiğin gizli bir alan oluşturması... Misal ayın ikisinde ayın biri için yazabiliyorsun. Ya da benim ara sıra yaptığım şekilde kendini geleceğe yollayabilirsin. Üstelik istediğin yere. Olayları dilediğince oluşturabilirsin. İstediğin insanı yanında tutabilirsin...

Güzel bir örnek;

28.11.2012

Günce'ye

Umarım karşılaşırız günün birinde. Milyonlarca ihtimalin birbirini iteklediği bir tesadüf eşliğinde. Sonra eve gideriz. Herhangi bir ev değil ya da ne fark eder? Sen hep konuşursun evdeyken, ben hep susarım. Ardından elektrikler gider. Biz gitmeyiz ama... Ben hep konuşurum karanlıkta, sen susarsın. Birlikte uyuruz, sarılarak...

/ 

Mucizenin özü Günce'nin varlığına inanmam. Onu günlüğe taşıyarak kanıtlamam. 
Genç edebiyat heveslisi....

Düşekaçan


Düşekaçan

demiri sıyrılan passın bir avuç

mor sızıntılı beyaz
aman be
amma yırtık göğün göğsü

radyoaktif yalnızlıklar yeşil balıklarda

ışığı suya kırsam ne fayda

ala geyik gözlerime
hangi sevişin
kaçıncı nefes diliminde
denk düşer
yeşil cin
pamuk prensesi
kana boyarken
imbat ormanında

aydınlık çarmıha gerili
ense kökümde kilitli dövme

tırnak uçlarım kum
kaleleri yıkmaktan

dişlerim ada çayı
aranıyorum

tüm otları tek tek
yoluyorum

bir bitki
adı düşekaçan

uyanık vaziyette
rüya avlayan

Metin Çalışkan

4 Aralık 2012 Salı

Kimin Sinemaları...

Sinepop gitti elden... Nihayet... Sıra Beyoğlu Sineması'nda. Çok konuştuk bu konuyu. Durmadılar, kamuoyu oluşturuldu kaç defa, yılmadılar. Değişen dünyanın değişen sinema salonu konsepti. Hadi be!!! Bakınız, gerçekten sinemaya tapan seyirci ile vakit doldurucu seyirci arasında ciddi bir fark vardır. İlki, kar kış demeden bir film için her yolu aşar. İkincisi umursamaz. Fark kapansın istiyorsanız ayrı mevzu...

Kapatın tek tek nevi şahsına münhasır salonları. Kapatmadan önce şunu araştırın ancak, o salonlar kaç sinemacı yetiştirmiş bugüne dek? Kaç film fikrine kapılarını aralamış? Sonra yine kapatın. Kapatmasınız da alışveriş merkezlerine sıkıştırdığınız izleyici kitlesi ile kapanmasına yol açın.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Aşk Üzerine Teoremler

Dün gece saat kaçtı? Neyse mühim değil. 
Otobüsteyim veya bir vapurda... Zihnim dağınık. Aşk üzerine konuşan dört kişilik bir gruba takılıyor gözlerim. Ah o ne filozof çözümlemeler. Sağlam dayanaklar, sanki bu mevzularda dayanacak bir yer bulunabilir gibi. Ah ihtişamlı materyalizm... İroni!!! Sorunsallarına değinmeyeceğim. Özel meseleler, umumi bir mekanda konuşulması gerçeği değiştirmez, pekiştirir hatta.

Benim de sorularım vardı da soramadım;

Sayın öhöm, sayın Kant ve ahalisi...

1_ Gerçekten tanıyamadığın, zihnindeki şablona yerleştirdiğin bir kadını unutmanın en iyi yolu nedir?

2_ Dört yılda, beş yılda bir insanı tanıyamama çelişkisi nasıl aşılır?

3_ Aşkın karşıtı var mı?

4_ Hayal kırıklıklarından yeni hayallere ulaşılabilir mi?

Tezleri bekliyorum...

Düşünmüyorum ulan yokum ben...

Midem sesleniyor, soda zamanı...

Üç Nokta...

Pek kaale alınmaz ya... En sevdiğim noktalama işaretidir... Bir şeyler nihayete erse de... Bitmediğine, bitmeyeceğine, devam edeceğine inandırır beni... İnsan en çok bu tip süreklilik çözümlemelerine kafayı takar... Döngü aslen üç noktanın gayri meşru çocuğudur... Bitti...

"Hikayem Paramparça"



Emrah Serbes... Uzun süredir bir yazarın yeni kitabını böyle beklememiştim. Ancak ne hikmetse, ilk defa tanıştığım yazarlarda olan şey yeniden kendini gösterdi. Hangi sıra, yeni ve sevdiğim bir yazarla tanışsam, gelecek kitabını uzun süre beklememe gerek kalmıyordu. Grange ile aynı evrende buluştuğumuzda böyle oldu... Keza Chatam ile, Auster ile... Nihayetinde, "Erken Kaybedenler" i apar topar lakin telaşsız okuma günlüğüme kattığım Emrah Serbes ile...

Kitaptan alıntı yapmak (ki bolca yaptım, gözbebeklerime kazıdım bazılarını), kitabı uzun uzadıya çözümlemek yahut hayatımla ilişkilendirmek için henüz erken. Şimdilik yazdıklarım ağza sürülen bir parmak bal niyetinde olsun... Hiçsiz bırakmayacağım ya... O kadar da değil...

Serbes'in kitabın başında belirttiği biçimde; "Afili Filintalar" blogunda, "Afili Parçalar" yazıları arasından seçtiği metinler "Hikayem Paramparça" kitabını oluşturuyor. Önyargıya lüzum yok... Blog denilince çekinmemeli, tüm  anlatıların iyi yazılmış olduğu aşikar. Üstüne üstlük, kitabın bir güzel yanı da, kitabı edindiğinizde ufak bir de fotoğraf albümüne sahip olmanız. Tıpkı Serbes'in yazdıkları gibi hayatın tam içinden.

Şimdilik son söyleyeceğim; kitap kesinlikle beni parçalarken toparladı. Nasıl toparladı; sanırım insan parçalanmadan toparlanamaz. Öyle yani... Tüm satırlarla özgürleştim. Tekrar döneceğim...